"Formamı çok istiyorsan, onu sana verebilirim"
Babamın futbolu içli-dışlı olmasından dolayı bende ki futbol tutkusu çok küçük yaşlarda oluşmaya başlamıştı. Henüz 7-8 yaşımda iken babamla beraber o dönem Cine5'te yayınlanan La Liga' yı izlemekle başlamıştı bu tutku. Öyle güzel bir döneme denk gelmiştim ki o zamanlar Florentino Perez, 1. Los Galacticos oluşumunun temellerini atıyordu. Luis Figo, Beckham, Ronaldo ve en önemlisi bonservisine 72 milyon euro ödenip transfer edilen Zinedine Zidane ile endüstriyel futbolun ilk örnekleri sergilenirken zamanın en iyi kadrolarından biri oluşuyordu.
Los Galacticos oluşumundan önce bile içinde barındırdığı yıldızlarla La Liga her ne kadar kaliteli bir lig olsa da Los Galacticos oluşumundan sonra benim gibi zamane çocuklarında favori liglerinden biri haline gelmişti. Real Madrid, döneme damgasını vuran transferlerin yanı sıra kadrosunda bulundurduğu Raul, Guti, Casillas gibi Castilla çıkışlı oyuncularla mükemmel bir takım haline bürünürken Barcelona'da Ronaldinho, Deco, Eto'o, Xavi ve o zamanlar Nihat'tan dolayı bildiğim Real Sociedad'da ise Kovacevic, Aranburu ve Alonso vardı.
Ama benim için hepsi bir yana Zidane bir yanaydı. Müsvedde kağıtlara, kitap aralarına karaladığım kadrolarda ilk yazdığım isim her zaman "e" harfi eksik Zidane'dı. Şu anda olduğu gibi orta saha oyuncularına beslediğim sempatinin temellerini atmıştı. Küçük yaşta onu sahadaki diğer futbolculardan ayırt etmemin sebebi belki saçlarının olmamasıydı ama sahip olduğu fiziksel yapıya rağmen (yanlış hatırlamıyorsam 1.85 boyunda idi) vücudunu en iyi şekilde koordine etmesi ve bunu eşsiz futbol zekası, yeteneği ve futbol mentalitesi ile harmanlayıp futbol sahasındaki bir sanatçı gibi bize sunan yegane efsanelerden biri olmasıydı. Çok süratli olmamasına rağmen etrafında manyetik alan varmış gibi topu ayağına yapıştırması ve onu karşılamaya gelen defans oyuncusuna karşı fiziksel olarak üstün olmamasına rağmen çok sakin bir şekilde tamamen zeka ürünü bir hareketle presten çıkması ve ardından afallayan defans oyuncusunun arkasından çaresizce onu izlemesi bence en güzel futbol karesidir. Onu izlemek her ne kadar büyük bir zevk ise sadece sahadaki takım arkadaşları değil rakip oyuncular içinde ikili mücadeleye girmemek kaydıyla onunla aynı sahayı paylaşmak güzel bir duygu olsa gerek. Maradona, Zico, Platini veya Cruyff'u izleyememenin eksikliğini hissetsem de Zidane'ı izlemiş olduğumdan dolayı şanslı hissediyorum ve izlediklerim arasında kuşkusuz en iyisi o.
Şu anda ise en beğendiğim bu sefer benim babama bahsetttiğim adamın Yoann Gourcuff olmasının en büyük nedeni zamanında Fransızlar'ın onu "Yeni Zidane" olarak görmesiydi. Bordeaux'un şampiyon olduğu sene takımın maestro görevi üslenip Lig 1'de yılın futbolcusu seçildiği dönemde bu kıyaslamalar her ne kadar artmış olsa bile futbol dünyasının asla Zidane gibi komple bir futbolcuyu bir daha göreceğini düşünmüyorum. Belki Enzo Zidane'ı babasından ayıran tek özelliği gür saçları olursa olabilir. Gourcuff'a gelince Türk futbol severlerin Galatasaray - Bordeaux maçlarından hatırlayacağı, spikerlerin deyimiyle nam-ı diğer Gürküf, Lyon'a transfer olduğundan beri kayda değer hiç birşey yapamadı. Çok iyi bir oyuncu fakat sürekli sakatlanması asıl performansını sergileyememesinde ki en büyük etken. Tam bu sezona iyi başlamışken ligin 2. haftasındaki Troyes maçında bir daha sakatlandığında Euro 2012 aday kadrosundan çıkarıldığı öğrendiğimde ki gibi kahroldum. Şu an sakatlığını atlatmış durumda fakat Remi Garde onu 11'de düşünmüyor. Umarım Bordeaux günlerine döner de Brezilya 2014'te onu izleme şansı buluruz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder